Veriler yaşadığımız zamanı açıklayabilir, ama ancak hikâyeler onun insanda bıraktığı izi görünür kılar. Her gün yeni hikâyelerle karşılaşıyor, dün bizi sarsan olayları bugün geride bırakıyoruz. Oysa bazen en güçlü hikâyeler yeni olanı anlatmaz; unutturulana yeniden bakmayı, hatırlamanın neden hâlâ önemli olduğunu hatırlatır.
Bu sayfada yıllardır yaratıcılıktan, reklamlardan ve tabii ki, hikâyelerden söz ediyorum. Hikâyelerin gücüne hep inanmışımdır. Mesleki bir deformasyon mudur bilemiyorum; insanların söylediklerinden çok söylemediklerine, cümlelerin arasındaki boşluklara takılırım.
Çünkü iyi hikâyeler çoğu zaman büyük laflarda saklı değildir.
Bir kapı zilinde, yarım kalmış bir defterde ya da bir ülkenin hep birlikte unutmuş gibi yaptığı bir anıda.
“Herkesin Unuttuğunu Biz Hatırlamasak” biraz böyle doğdu.
Doğan Kitap’tan çıkan romanım birkaç ay önce ikinci baskısını yaptı. İtiraf edeyim, “ikinci baskı” ilk önce insanın egosuna iyi geliyor. Sonra düşünüyorsunuz: Demek ki bu hikâye birilerine dokunabildi. Demek ki bu yalnızca benim meselem değilmiş.
Biliyorsunuz her kitabın bir konusu, bir de meselesi var. İkisi aynı şey değil.
Romanın konusu anlatılabilir. Zeynep ve Ali var… Bir kapı zili, eve giren polisler, kaybolan bir defter, yarım kalan bir roman var. Geçmişle bugün arasında gidip gelen hayatlar ve korkular var.
Ama kitabın meselesi başka: Hatırlamak. Daha doğrusu, bize unutmamız söylendiğinde ne yaptığımız.
Bir toplum neyi hatırlar? Neyi unutmuş gibi yapar? İnsan devam edebilmek için geçmişinin ne kadarını geride bırakabilir? Ve biri hatırladığında ne olur?
Benim için en kıymetli olan şeylerden biri de romanın adının hikâyesi.
Romanın adını Turgut Uyar’ın o muhteşem “Geyikli Gece” şiirinden aldım. Bazı şiirler insanla birlikte yaşlanıyor. Aynı dizeyi, memleketin başından türlü şeyler geçtikten sonra bambaşka okuyorsunuz. “Geyikli Gece” benim için hep öyle bir şiir oldu.
“Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak” dizesi gelip kitabın kapağına oturdu. Kitabın bütün meselesini de benden iyi anlattı.
Bir yazar için hafif sinir bozucu bir durum olduğunu itiraf etmeliyim. Aylarca yazıyorsunuz; Turgut Uyar tek cümlede meseleyi özetliyor. Ama zaten Turgut Uyar olmanın birtakım avantajları olmalı, değil mi?
Belki de bu yüzden kitabın adında “ben” değil, “biz” var.
Çünkü hafıza tek kişilik bir şey değil. Birinin sustuğu yerde diğeri başlıyor. Bazen bir fotoğraf ya da eski bir defter bizden daha uzun yaşıyor.
Edebiyatın beni büyüleyen tarafı da bu. Gerçeği belgelemek zorunda değil ama hakikate dokunabiliyor.
Veriye, araştırmaya, içgörüye hep çok inandım. Hâlâ inanıyorum. Zaten “insight” demeden üç cümle kurarsak sektörden atılabiliriz.
Ama roman yazarken başka bir şeyi öğrendim. Bazen bir insanın korkusunu anlatmak için yüzde vermek yetmiyor. “İnsanlar endişeli” diyebilir, grafik çizebilirsiniz.
Ama gece yarısı kapısı çalınan bir kadının, koridora yürürken çocuklarının odasına bakışını anlatırsanız endişe, veri olmaktan çıkıyor. Duyguya dönüşüyor. Zaten hikâye anlatıcılığının gücü tam da burada değil mi? İyi ve yaratıcı işler bize “Ben de böyle hissediyorum ama hiç böyle söylememiştim” dedirtmez mi?
Edebiyatın da aynı şeyi yaptığına inanıyorum. Ama daha acımasız, daha da derine inerek yapıyor. Reklamda fikri parlatabilirsiniz. Müzik koşar, görüntü yetişir. Sonra hep birlikte fikrin başından beri çok iyi olduğuna ikna oluruz. Oysa romanda yalnızsınız. Kelime var. Ritim var. Sessizlik var. Bir de okurun zekâsı. Ve okur, inanın bana, bütün numaralarınızı görüyor. Bu yüzden romanı yazarken en çok sessizliklerle uğraştım. Zeynep’in söylemedikleriyle. Ali’nin yarım bıraktıklarıyla. Adı konulmayan korkularla. Kadınların, hayatın ritminin bozulmaması için vermek zorunda olduğu güçlü çabayla.
Kitabın edebi dünyasını bu sessizliklerin üzerine kurdum. Büyük cümlelerden çok küçük ayrıntılara odaklandım, olaydan çok insanda bıraktığı ize baktım. Çünkü bazı hikâyelerde asıl mesele kapının kırılmasında değildir. Kapı bir kez kırıldıktan sonra, o evde yaşayanların yıllarca en küçük seste bile irkilmesindedir. Bence edebiyat tam da oraya bakmalı. Haberin bittiği yere. İstatistiğin sustuğu yere. Tarihin bazen dipnot düştüğü insanın hayatına.
Üstelik unutmaya çok yatkın bir çağda yaşıyoruz. Dün hepimizi sarsan bir olay bugün ya da çoğu zaman aynı gün ekranın aşağısına kayıyor. Hemen yenileri geliyor.
Parmağımızla ekranı yukarı itiyoruz. Farkında olmadan zamanı da yukarı itiyoruz. Bu hızın hem yaratıcıları hem mağdurlarıyız. Yeni fikir. Yeni mecra. Yeni teknoloji. Şimdi elbette yapay zekâ.
Oysa bazen yaratıcılık yeni bir şey bulmak değil de herkesin baktığı yerde, unutulmuş olanı yeniden görmektir. Belki hikâye anlatıcılığı da budur. İnsanlara bilmedikleri bir şeyi söylemek kadar, bildikleri ama unuttukları bir şeyi hatırlatmak.
“Herkesin Unuttuğunu Biz Hatırlamasak” ın ikinci baskıya ulaşmasını bu yüzden yalnızca bir satış başarısı olarak göremiyorum. Birileri Zeynep’i tanıdı. Birileri o evin koridorunda yürüdü. Birileri yarım kalmış defteri merak etti. Belki birileri kitabı kapattığında kendi hayatından bir şeyi hatırladı.
Yıllarca hikâyelerin dünyayı değiştirebileceğini söyledim. Şimdi biraz daha temkinliyim. Yaşla mı, memleketle mi ilgili, emin değilim. Belki tek bir hikâye dünyayı değiştirmez. Ama bir insanın unutmamasını sağlayabilir. Sonra o insan bir başkasına anlatır. O da bir başkasına. Dünya belki böyle değişmez. Ama hafıza böyle hayatta kalır. Ve galiba bazı zamanlarda hatırlamak, geçmişe dönmek değil geleceğin suç ortağı olmamaktır.