“Ümit vaat eden genç bir rejisörüm sadece”

Serdar Erener ile reklamlar ve reklamcılığın kamera arkası üzerine...

03.10.2019 - 10:30 | MediaCat

Serdar Erener’in ilk kez 90’larda oturduğu rejisörlük koltuğundaki iddiası Sinan Çetinler, Ali Taralar, Joe Pytkalar ve Sedelmaierların katkılarıyla bir tecrübe katmanına dönüşüyor. Her katmanda ayrı bir hatıra ayrı bir öğreti var.

“İnsanın zaafları, hevesleri, kırılganlıkları, pozu, edası benim için bir araştırma laboratuvarı. Rejisörlük açısından kendimi en iyi hissettiğim yer de insanın gerçekliği ve doğallığı içinde içine düştüğü gülünç durumları filmlemek, videolamak” diyor Erener.

Reklamı yazmak mı zor çekmek mi?

Valla başka ajansların yazdığı şeyi çekme tecrübem henüz yok. O yüzden bu soruya iyi cevap veremem ama yazdığını başkasının çekmesi mi zor, kendin çekmek mi dersen, başkasının çekmesi derim. Hastası olduğum George Lois’le seneler evvel bir konferansta aynı sahneyi paylaşmıştık. Ben de ona benzer bir soru sormuştum; “Ben setteysem rejisör kim olursa olsun defakto rejisör ben oluyorum” demişti. Bu çok zor bir pozisyon. Aklında kare kare bir film oynuyor ama kareleri başkası çekiyor, sen de kenarda duruyorsun. Sette hakim-i mutlak rejisördür. Orada olmam pek bir şey değiştirmez. Eğer sana özellikle kulak veren biri yoksa…

Ben çok şanslıydım. Biliyorsun uzun seneler en çok Sinan’la (Çetin) reklam setindeydim. Herkes bizi ortak zannederdi. Halbuki aramızda ciddi bir müşteri – tedarikçi ilişkisi vardı. Sinan beni çektiğimiz ilk reklamdan itibaren -Bir Ford Taunus reklamıydı- işin içine aldı. Benim nasıl bir reklam filmi istediğimi çok iyi anlamaya çalıştı. Bu arada bana çok şey de öğretti. Hikâye zembereğinin çatışmayla kurulduğunu ondan öğrendim. Filmin yazarken, çekerken, montajlanırken üç kere yapıldığını ondan öğrendim. Ezberlenmiş metin yerine doğaçlanmış ifadenin gücünü kullanmayı ondan öğrendim. O da bana güvendi.

Biz Amerikan modelini bilmeden takip ettik. 30 Seconds diye küçük bir kitap vardır. Orada anlatır bu modeli. Gençliğimin idollerinden Joe Pytka’nın bile çektiği malzemeyi ajansa teslim edip sonrasına hiç karışmadığını okuduğum gün çok şaşırmıştım. Biz de özellikle Sinan’la çalışırken öyleydik. Beraber çalıştığımız son yıllarda montaj, post, müzik bendeydi. O hikâye çatısını kurar, oyuncudan performansı alır, gerisini bana bırakırdı. Benim için yaparak öğrenme fırsatı oldu bu. Belki de o sayede “ben de çekerim” diye çıktım ortaya. Aslında bu hevesimin geçmişi çok eski. 90’larda, 2000’lerin başında rejisörlük yaptığım bir iki reklam filmi vardı zaten.

Başka hangi yönetmenden etkilendiniz?

Benim ilk kahramanım Sedelmaier’di. Kendi dünyasını, mizahını Amerikan reklamcılığına hediye etmiş bir adamdı Sedelmaier. Onun geniş açıyla çektiği suratlar, doğaçlamayla elde ettiği mizah taklit etmek istediğim şeydi. Onun meşhur Where Is the Beef reklamındaki o replik sette çıkmıştı. Sonra popüler kültüre girdi. 90’larda ilk rejisörlük girişimimde (“Sudan ucuz elvan / iyi sabun elvan”) maymun gibi onu taklit etmeye çalışmıştım. Sonraki ilhamım Joe Pytka’ydı. Onun “voyeuristic” kamerası ve hiper-realist anlatımı çok etkilemişti beni, bir de kalite odağı… “Benim set boyacım bile daha pahalıdır. Çünkü en iyi o boyar” derdi. Maymun gibi taklit etmeye çalıştığım ikinci sanal ustam oydu.

Levent Abi’ye (Tuna) “Pytka gibi” diye diye bizar etmiştim adamcağızı. Sonra Ali Tara girdi hayatıma. O hepimizin kreatif direktörüydü esasen. Reklam filmi denen ifade biçimini, sanatını, zanaatını onun kadar ciddiye alan ne reklamcı ne reklam rejisörü tanıdım. O da ilk gerçek okulumdu diyebilirim. Setine kabul ettiği tek reklamcıyım diye biliyorum. O bir reklam filmi delisiydi. Sadece iş yapmazdık. Şahsi dostluğumuz da vardı, derin. Tanıdığım en “idiosyncratic” karakterdi herhalde. Bize en iyi filmlerimizden bazılarını hediye etmiştir. Sucu Çocuk ve Banka Şubelerini Hç Sevmem bana göre onun zirveleriydi. Banka Şubelerini Hiç Sevmem bir montaj başeseridir bence. Çok erken gitti. Kim bilir bize daha ne harika filmler çekecekti.

İşlerini yan gözle takip ettiğiniz, bugünün isimleri kimler?

İstanbul’un hemen tüm iddialı isimleriyle birlikte çalıştım, çalışıyorum. Dünyada da birkaç iyiyle iş yaptım. Geçen gün Ozan (Açıktan) anlattı. Bir reklam rejisörleri kolektifi varmış. Sağ olsun bir rejisörümüz birkaç sene evvel oraya beni de dahil etmek istemiş. Ozan itiraz etmiş. Ama şimdi olsa kabul ederdim dedi geçen gün. Demek meşruiyet yolunda ilerleme kaydetmişim. Zaten ben kendimi Ozan gibi iddialı hiç kimseyle mukayese etmiyorum. Ben ümit vaat eden genç bir rejisörüm sadece. Onlardan farkım şu; bir reklam videosunun tam olarak niye yapıldığını, olası etkisi için tam olarak nelere dikkat edilmesi gerektiğini onlardan iyi biliyor olabilirim. Doğruya doğru, hiçbirinde Ali Tara’daki reklamcı olma iddiası yok. Kendilerinin çok beğeneceği bir film yapma arzusu ağır basabiliyor. Auteur sinemasıvari bir bakış açısı sanki. Ben orada değilim. Bu bir avantaj olabilir.

Siz kendinizi bir tarza yakın hissediyor musunuz?

Bu da hayatta her şey gibi “flow” meselesi. Neyi yapmayı seviyorsun, neyi yapabiliyorsun, ne senin sınırlarını zorluyor? -Bir de ne para ediyor (!)- Bunların kesişim kümesinde duruyorsan en iyi yerdesin demektir. Şimdi ben lisede sahneye çıkmış, “Rum balıkçı Pano”yu oynamış bir çocuğum. Tiyatroya o zaman çok merakım vardı. Tiyatro insana, insanın ifade ihtimallerini gösteren bir ifade sanatı. O günlerden beri insanın zaafları, hevesleri, kırılganlıkları, pozu, edası benim için bir araştırma laboratuvarı. Rejisörlük açısından kendimi en iyi hissettiğim yer de insanın gerçekliği ve doğallığı içinde içine düştüğü gülünç durumları filmlemek, videolamak. İçin için güldüren, bıyık altından tebessüm ettiren veya sırıttıran durum komiklikleri. Onları özellikle çekmeyi seviyorum. Mizah doğaçlamaya da çok açık bir janr, reklamda bile… O da beni iyi hissettiriyor.

Sete gidip tam olarak ne çekeceğini bilirsen ve onu yapıp gelirsen yaşamış sayılmazsın. Memuriyet o. Yani bence. Rejisörlük bir yanıyla bir estet olmak. Bir yanıyla bir çıkartma komutanı olmak. Ama bence en çok insandan anlayan insan olmak. En iyi rejisörler de insanlık durumlarının içinden geçebilen hangi hâkim duyguyla olursa olsun, bunu hareket eden görüntüyle anlatabilen insanlar. Nuri Bilge de bu Inarritu da Ali Tara da… İnşallah ben de olabilirim.

Bir zamanlar Sedelmaier’i taklit ettiğiniz gibi, şimdi de taklit ettiğiniz birileri var mı?

Reklam videosu bildiğin gibi büyük bir değer/etki erozyonuna uğradı. Benim “senkronik seyir” dediğim, yani lineer yayında insanların aynı anda seyrettiği reklam videolarının sosyal gücü maalesef azalıyor. Çünkü dikkati bölen dağıtan bir öbür ekran var: Cep ekranı. Orada paralel evren var. Sonra Netflix var. Yakında Quibi gelecek: Cep ekranında kısa film kanalı. İnsanın gözü, kulağı hiç bu kadar tacize uğramamıştı. TV ve cepten “bana bak, beni al” diye yırtınan bir filmler/ filmcikler evreni. Bu evrende kim ne yazacak ne çekecek de 30 saniye, bir dakika sonuna kadar seyredecek insanlık? “Ne iş yapıyorsun” diyene, “Skipad işindeyim” demem ondan. Skipad’leri, likead’lere, sharead’lere çevirme işi bu artık. Çok daha hızlı konuşman, o hızın içine daha fazla anlam, işaret vs. sıkıştırman lazım.

Son zamanlarda Megaforce diye bir kadronun işleri, bana bu yeni gramerin gereği gibi geliyor mesela. Tabii benim çocukluğumun parmakla gösterilen reklam rejisörleri dünyası yok artık. Kim kime, dum duma. Ama reklam videosunu ister TV ekranında ister cep ekranında ister Insta’da istersen de TikTok’ta göster, hâlâ büyük sanat. Büyük zanaat. Büyük eğlence. Büyük zorluk. İyi yapanı da bir o kadar az…

Ozan Açıktan, Pınar sosis filminde sette doğaçlama yakalanan “senin yerim sosis” repliğine dair, “O âna ve o küçük oyuncu kızın Ali Tara ile orada kurduğu ilişkiye özgü bir ‘mutlu kaza’ için şu an ne zaman ne güven ne de yer var” demişti. Katılıyor musunuz?

Katılmam. Katılmak da istemem. Ozan bizle çalışırken o alanı her zaman var. Çoğu reklam videosunun hangi ekran için olursa olsun şirket yöneticileri “çekince”leriyle muhtelif pre-pos testlerin doğru-yanlış sonuçları arasında sıkışarak cazibesini tamamen kaybettiğini söylüyorsa haklı. Herkesin kabul etmeye korktuğu gerçek şu; şu insanlık tarihinde en azından bugüne kadar muazzam etki yaratmış hiçbir cümle – yazı, müzik, grafik reklam – pre-test / pos-testle onaylanarak ortaya çıkmadı. Bugün Netflix seyirci davranışı hakkında en derin dataya sahip. Ama abone getirecek yeni dizinin ve yeni filmin nasıl olması gerektiğini onlar da bilmiyor.

Herkese Damasio’nun son kitabını tavsiye ederim: Strange Order of Tings. Niye belki de hiçbir zaman bilinemeyecek, çok güzel anlatıyor. Son zamanlarda AI, reklam yazarlarından daha iyi başlık atıyor gibisinden haberler okuyoruz. Doğrudur. İyi bir AI kötü bir reklam yazarından daha iyi yazabilir ama o kadar. Revenant’ı yazamaz da çekemez de. “Seni yerim sosis”i de… Niyesi için bkz. Damasio.

Önümüzdeki günlerde iklim krizi ve doğanın korunması konusunda çalışmak istediğinizi duyduk. Bu konuda film çekmek ister misiniz?

Çok isterim. Bu dünyanın çivisini çıkaranlar şirketler ve onlarla işbirliğini malum nedenlerle tercih eden yasa yapıcılar. Benim gibi güçsüzlerin bu muktedirleri tek seyredişte yola getirebileceği bir video yapılabilse keşke. Onu yapmayı çok isterim.