MediaCat

Sürdürülebilir eşitsizlik: Eğitim

Türkiye’de okul seçimi, derinleşen ekonomik eşitsizlik ortamında çocukların en temel fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını güvence altına alma çabasına dönüşmüş durumda. Nitelikli eğitimin giderek ağırlaşan mali yükü, ailenin yorgun omuzlarında.

Bugün çocuğunu hangi okula göndereceğine karar veren bir velinin yaptığı seçim, sadece bir bina, bir müfredat veya bir öğretmen kadrosuyla sınırlı değil. Zira veliler çok bilinmeyenli bir denklemin içinde çocukları için en güvenli gelecek senaryosunu yazmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin eğitim ekosistemine güncel veriler ışığında baktığımızda, velilerin okul tercihlerini şekillendiren motivasyonların son yıllarda ciddi bir kabuk değişimine uğradığını görüyoruz. Akademik başarı veya yabancı dil gibi olanakların yanı sıra güvenlik, psikolojik sağlamlık, hatta temel beslenmenin dahi kabuğu güçlendirdiğini söylemek mümkün.

Sürdürülebilir eşitsizlik ve eğitimin maliyeti

Ailelerin okul seçerken karşılaştıkları ilk ve en büyük bariyer ekonomi. Eğitim harcamalarının önemli bir kısmı doğrudan hane halkının omuzlarında. TÜSİAD ve Eğitim Reformu Girişimi (ERG) işbirliğiyle hazırlanan Ekim 2025 tarihli Geleceğin Dünyasına Hazırlanırken Eğitimin Bütçesi: Türkiye’de Eğitim Harcamaları başlıklı rapora göre, Türkiye’deki hanelerin eğitim harcaması 7,5 milyar satın alma gücü standardı (SGS) seviyesiyle Fransa, İspanya ve İtalya’nın hemen ardında yer alıyor. Ancak raporda altı çizildiği üzere, Türkiye’nin çocuk nüfusunun bu ülkelerden belirgin şekilde yüksek olması, ailelerin üzerinde devasa bir maddi baskı yaratıyor ve ihtiyacın büyük oranda veliler tarafından karşılanmasına neden oluyor.

Sınıfsal uçurum ise giderek derinleşiyor. Eşitsizliğin vardığı noktayı görmek için ERG’nin Eğitim İzleme Raporu 2025 verilerine bakmak anlamlı olacaktır. Zira bu veriler 2024 yılında en üst gelir grubundaki hanelerin tüm özel eğitim harcamalarının yüzde 64,5’ini yaparken, en alt gelir grubunun payının yalnızca yüzde 2,3’te kaldığını; yani en zengin hanelerin en yoksul hanelerin tam 28 katı eğitim harcaması yaptığını gösteriyor. Üstelik Eğitim-Bir-Sen tarafından yayımlanan Eğitime Bakış: 2025 İzleme ve Değerlendirme Raporu da Türkiye’deki özel okul ücretlerinin OECD ortalamasına kıyasla çok yüksek düzeyde olduğunu ortaya koyuyor.

OECD ülkelerine baktığımızda hem kamu hem de özel okullarda öğrenci başına yapılan ortalama harcamanın yaklaşık 14 bin dolar olduğunu görüyoruz. Türkiye’de ise tablo biraz daha farklı. Özel okullarda öğrenci başına yapılan toplam harcama 8 bin 356 dolar seviyesindeyken, kamu okullarında bu rakam 3 bin 714 dolar civarında kalıyor. Yani özel okullardaki harcama, kamuya kıyasla iki kattan fazla.

Asıl dikkat çekici fark ise lise düzeyinde karşımıza çıkıyor. OECD ortalamasında genel program uygulayan kamu ve özel okulların öğrenci başına harcamaları birbirine oldukça yakın seyrediyor (kamu için 12 bin 718, özel için 13 bin 974 dolar). Türkiye’de ise bu denge tersine dönmüş durumda. Kamu okullarında öğrenci başına harcama 2 bin 393 dolar seviyesindeyken, özel okullarda bu rakam 9 bin 881 dolar seviyesine kadar çıkıyor.

OECD ülkeleri içinde Türkiye, Danimarka’nın ardından, ortaöğretim genel programlarında özel okullardaki öğrenci başına harcamanın kamuya göre çok daha yüksek olduğu ülkelerden biri. Aradaki fark yaklaşık 4,1 kat seviyesinde.

Bir başka dikkat çekici nokta da devletin özel okullara yaptığı katkı. Türkiye’de özel okullarda öğrenci başına yapılan kamu harcaması yalnızca 83 dolar. Bu kadar düşük bir destek seviyesine rağmen toplam harcamanın bu kadar yüksek olmasının nedeni ise, özel okullarda öğrenci başına düşen özel harcamaların oldukça yüksek olması. Bu durum sosyologların tabiriyle “etkili bir şekilde sürdürülen eşitsizliğin” tablosunu çıkartıyor önümüze.

Güvenli bir gelecek arayışı

Velilerin okul tercihlerinde giderek daha belirleyici hale gelen bir diğer unsur ise güvenlik. Ancak bugün güvenlik kavramı, okul kapısındaki turnikelerden ya da fiziki önlemlerin çok daha ötesinde bir ihtiyaca işaret ediyor.

Eğitim İzleme Raporu’na göre ebeveynlerin yüzde 68’i çevrelerindeki bir çocuğun akran zorbalığına maruz kaldığını ifade ediyor. Aynı rapor, güvenlik birimlerine suça sürüklenen çocuk olarak getirilen çocuk sayısının 2024 yılında bir önceki yıla kıyasla yüzde 13,3 artarak 202 bin 785’e ulaştığını ortaya koyuyor. Aileler ve çocuklar için zorbalıktan uzak, destekleyici ve güvene dayalı bir okul ihtiyacını gösteren bu tabloya göre, zorbalığı azaltmada en etkili model, güçlü aidiyet duygusunun ve destekleyici ilişkilerin bir arada bulunduğu okul ortamları.

Ne eğitimde ne istihdamda…

Bu raporun sunduğu önemli bir diğer içgörü de veliler nezdinde geleneksel “iyi okul eşittir iyi meslek” inancının ciddi bir sarsıntı geçiriyor olması. Türkiye 18-24 yaş grubunda ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin (NEET) oranında yüzde 31 ile OECD ülkeleri (ortalama yüzde 14) arasında ilk sırada yer alıyor.

Diplomaların ekonomik değerini yitirmesinin sonuçlarını ise yine Eğitim Reformu Girişimi’nin merceğinden okuyoruz. ERG’nin geçtiğimiz kasım ayında yayımlanan en son Eğitim İzleme Raporu’na göre, 2025 yılında yükseköğretim kontenjanlarının neredeyse yüzde 10’u boş kalırken, bu boşlukların yüzde 82’sini vakıf üniversiteleri oluşturdu. Eğitim-Bir-Sen’in 2025 raporu da 2025’te lise son sınıf öğrencilerinin üniversiteye yerleşme oranının sadece yüzde 31,9’da kaldığını göstererek bu endişeyi destekliyor.

Peki, mesleki eğitim güvenli bir liman mı? ERG’nin sunduğu verilere göre, meslek lisesi ile yükseköğretim mezunları arasında yaklaşık yüzde 40 oranında bir ücret farkı bulunuyor. Daha vahim olanı, iş güvenliği riskleri nedeniyle sadece Ocak-Ekim 2025 döneminde en az 72 çocuk işçi hayatını kaybetti. Veriler mesleki eğitimin velilerin gözünde bir fırsat alanı olmaktan çıkıp tehlikeli bir seçeneğe ve kırılganlık kaynağına dönüştüğünü gösteriyor.

Temel bir beklenti: Beslenme

Derinleşen ekonomik dalgalanmalarla birlikte tüm bu istihdam ve gelecek kaygılarına bir de ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği gibi çok daha temel bir endişe de ebeveynlerin beklentilerine eklenmiş durumda. ERG Eğitim İzleme Raporu, 2024 yılı TÜİK verilerine dayanarak Türkiye’deki çocukların yüzde 30,4’ünün ciddi maddi yoksunluk içinde olduğunu vurgularken maddi yetersizlik sebebiyle her 10 çocuktan birinin her gün taze meyve veya sebze yiyemediğini, her dört çocuktan birinin ise düzenli protein alamadığını (yüzde 23,1) söylüyor ve okullarda çocukların temel fiziksel ihtiyaçlarının da güvence altına alınması gerekliliğini vurguluyor.

Yeni bir ekosistem arayışı

Son cümlelerimizi yazarken aklımızda cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru var hâlâ: Ne olacak bu gençlerin, çocukların hali? Onların geleceğini kim, nasıl inşa edecek? Elimizdeki veriler genç nüfusu sayesinde önemli bir demografik avantaja sahip olan Türkiye’de mevcut kamu eğitim yatırımlarının küresel standartların gerisinde kaldığını, hane halkının omuzlarındaki mali yükün giderek daha da ağırlaştığını gösteriyor.

Raporlarda sunulan çözüm önerileri, okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, sosyoekonomik eşitliğin güçlendirilmesi ve hedefe yönelik sermaye yatırımlarıyla altyapının modernize edilmesine yönelik. Markalar da eğitimi destekleyen taraf olmaktan çıkıp, bu kırılgan yapının doğrudan onarıcısı olabilir mi? Neden olmasın?