Medeniyetin altını kazıdığımızda karşımıza yalnızca bencillik ve kaos çıkmaz; başkasıyla bağ kurma, birlikte hareket etme, “ben”den “biz”e geçme yeteneği de çıkar.
Üç yazıdır yapay zekâ konuşuyoruz, insana geri dönelim. Birkaç ay önce İnsana tutunmak yazısında şunu söylemeye çalışmıştım: Bildiğimiz dünyanın kurumları, güven limanları ve büyük anlatıları irtifa kaybederken elimizde kalan en eski teknoloji, insanın işbirliği kapasitesidir. Medeniyetin altını kazıdığımızda karşımıza yalnızca bencillik ve kaos çıkmaz; başkasıyla bağ kurma, birlikte hareket etme, “ben”den “biz”e geçme yeteneği de çıkar.
Bu önermeyi iyi niyetli bir dileğin ötesine geçirmeye, bir yöntem önermeye, daha doğrusu Hanno Sauer’in önerisini aktarmaya, yorumlamaya çalışayım. Hanno Sauer’in Ahlak: İyinin ve Kötünün İcadı kitabı geçtiğimiz zor yılda, bana iyi gelen, zihinsel olarak insana tutunma çabama destek veren bir eser. Sauer’e göre ahlak, hazır bir buyruklar listesi ya da genlerimize yazılmış değişmez bir paket değildir. Ahlak, insanlığın birlikte yaşayabilmek için icat ettiği bir sosyal teknolojidir.
Bu teknoloji şiddeti sınırlıyor, intikam döngülerini kırıyor ve yabancılar arasında güven inşa ediyor. Ancak madalyonun bir de arka yüzü var: Bizi bir arada tutan ahlaki normlar, bizi birbirimize düşüren bir silaha da dönüşebiliyor. Tarih boyunca işbirliği, çoğu zaman dışlama mekanizmasıyla güçlendi; grup içi uyum, dış tehdit algısıyla beslendi. Ahlak yalnızca iyiyi üretmedi; kimin “bizden”, kimin “öteki” olduğunu da belirledi.
Bugün teknoloji, normları ve dünyaları birbirinden tamamen farklı insan grupları arasındaki mesafeyi sıfırladı.
Sauer’e göre, dün bizi bir arada tutan ahlak teknolojisi bugün aşırı yükleniyor ve bir nevi kısa devre yapıyor. Dijital çağda sürekli tetiklenen bu mekanizma, işbirliğinden ziyade kabile refleksi üretiyor.
Her tercih bir karakter testine, her hata bir günaha, her anlaşmazlık ise bir iyi-kötü savaşına dönüşüyor. Karşı taraf artık sadece yanlış düşünen biri değil; tehlikeli, yozlaşmış ve karanlık bir düşman olarak kodlanıyor.
Sosyal medya bu mekanizmanın en büyük hızlandırıcısı. İnsan zihni zaten grup aidiyetine, statüye ve adalet duygusuna hassastır; dijital ortam ise bu hassasiyetleri sürekli kaşıyor. Sonuçta ahlaki dil enflasyona uğruyor: Büyük kötülükler ile gündelik kabalıklar, temel hak ihlalleri ile zevksiz şakalar aynı ahlaki kategoriye sıkıştırılıyor. Bence en önemlisi şu: Her şey “kabul edilemez” olduğunda, gerçekten kabul edilemez olanı ayırt etmek imkânsızlaşıyor.
Sauer’in bu tıkanıklığı aşmak için önerisi net: Ahlakın dozunu ayarlamak. Bunun için beş stratejik adıma ihtiyacımız var:
■ Her şeyi ahlakileştirmemek: Bir davranış hoşumuza gitmediğinde hemen “kötü insan” etiketine sarılmamalıyız. Bazen insanlar kötü değil, sadece bilgisizdir; zalim değil, dikkatsizdir; ahlaksız değil, kabadır.
■ Oyuncuyu değil oyunu suçlamak: Modern ahlaki öfke, bireysel utandırma üzerinden çalışıyor. Yanlış kelime seçeni hedefe koymak kısa süreli bir vicdani rahatlama sağlasa da sistemi değiştirmez. Önemli olan bireylerin içini soğutmak değil, rage bait kovalayan algoritmalardan kurtulup birlikte yaşamayı mümkün kılan kuralları, normları tasarlamaktır.
■ Niyet dedektifliğini bırakmak: Dijital çağın en sevilen sporu niyet okumak. Bir cümleden karakter analizi, bir sessizlikten suç ortaklığı çıkarıyoruz. Oysa kötülük varsayımı yerine hata veya bağlam eksikliği varsayımıyla hareket etmek, toplumsal iklimi daha az zehirler.
■ Tarihsel empatiyi hatırlamak: Geçmişteki insanları bugünün standartlarıyla yargılamak kolaydır. Zor ve öğretici olan, onların kör noktalarından kendi kör noktalarımıza bakabilmektir. Bu yaklaşımın, iptal kültürü mantığının ahlaki kibrini dengelemek için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
■ Sinyal yerine maliyetli eylemi koymak: Bu konuda çok yazdım, hatırlayanlar olacaktır. Sosyal medya ahlaki görünmenin maliyetini neredeyse sıfıra indirdi. Bir paylaşım yapmak kolay. Doğru tarafta göründüğünü ilan etmek kolay. Ama gerçek ahlaki katkı çoğunlukla zaman, emek, para, konfor veya statü maliyeti gerektirir. Bu yüzden soru şudur: Bu tepki gerçekten bir şeyi değiştirmek için mi, yoksa kendi grubuma “Ben de sizdenim” demek için mi? Özetle sanırım bugün ihtiyacımız olan şey, bizi bir arada tutan bu en eski sosyal teknolojiyi daha fazla tetiklemek değil, onu daha dengeli kullanabilmek üzere yeniden tasarlamak ve bütün gücünü gerçekten gerektiği anlara saklamaktır.