İletişimde yapaylaşma korkusu

Bir markanın hikayesini anlatırken, güven inşa ederken veya bir krizi yönetirken, ihtiyacımız olan şey sadece bilgiyi işleyen bir “zekâ” değil; o bilgiyi insanileştiren bir “ruh”.

Farklı pek çok sektör ve iş kolunda olduğu gibi, iletişim ve halkla ilişkiler dünyasında da meslek tarihimizin en büyük varoluşsal sorusu gündemde: “Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?” Her gün bir adım daha ilerleyen teknolojiyle birlikte, “Artık metin yazarlarına, iletişim danışmanlarına veya stratejistlere gerek kalmadı” denecek o gün gerçekten ne kadar yakın? Yapay zekâ, bizim sektörümüzde her işi yapabilir mi?

Masamıza gelen vaka analizlerine, müşteri geri bildirimlerine ve medya mensuplarıyla yaptığımız derinlemesine sohbetlere baktığımızda, sahadaki gerçekliğin bu teknolojik ütopyadan oldukça farklı olduğunu görüyoruz. Mevcut durumda, baştan sona yapay zekâ ile hazırlanmış basın bültenleri, strateji dokümanları ve iletişim metinleri masalara ulaşıyor. Ancak hem müşterilerimiz hem de bu metinleri okuyan gazeteciler aynı eksikliği hissediyor: “Bu metinde bir şeyler eksik. Kusursuz bir dille yazılmış ama ruhu yok.”

Çünkü o metinlerde eksik olan şey; insan gözü, yılların getirdiği saha deneyimi, kurumun DNA’sını okuyan o ince sezgi ve toplumsal nabzı tutan duygusal zekâ. Salt veriyle ve algoritmik bir mükemmellikle yazılmış hiçbir metin, içinde “insan” barındırmadığı sürece hedef kitlede gerçek bir yankı uyandıramaz. İşte tam da bu noktada, sektörümüzü saran “yapaylaşma korkusu” ile yüzleşmemiz gerekiyor.

Bu korkuyu yenmenin tek yolu, yapay zekâyı konumlandırdığımız yeri değiştirmek. Onu işimizi elimizden alacak bir rakip olarak değil; mesaisi hiç bitmeyen bir asistan, zihin açıcı bir çalışma arkadaşı, tıkandığımız yerde bize ilham verecek bir başlangıç noktası ya da ürettiğimiz bir fikri farklı açılardan doğrulayacak bir “çarpışma tahtası” olarak görmeliyiz.

Tarih, bu tarz teknolojik sıçramaların ve beraberinde getirdiği korkuların örnekleriyle dolu. Sanayi Devrimi’nde fabrikalara devasa makineler girdiğinde, insan emeğinin tamamen yok olacağı düşünülmüştü. Ancak öyle olmadı; insan emeği evrimleşti. Kas gücünün yerini, o makineleri kontrol etme, yönetme ve onlara stratejik bir yön verme becerisi aldı.

Çok daha yakın bir geçmişe gidelim. Grafik tasarım araçlarının, paftalardan ve el çizimlerinden bilgisayar ekranlarına (Mac’lere, Photoshop’lara) taşındığı dönemi hatırlayın. O dönemde de geleneksel ustalar, mesleğin öleceğini, herkesin bir bilgisayar alarak tasarımcı olacağını savundu. Ancak grafik tasarım ölmedi. Sadece üretim hızı ve araçları değişti. Tasarımcının eline olan ihtiyaç azalırken, gözüne, vizyonuna ve estetik algısına olan ihtiyaç katlanarak arttı. Bugün yapay zekâ da iletişimciler için yeni dönemin bilgisayarıdır. Onu kullanan vizyoner iletişimciler, kullanmayanları geride bırakacak.

Elbette gelecekte, doğru verilerle beslendiğinde, eksiksiz “promptlar” yazıldığında ve kaynaklar doğru gösterildiğinde yapay zekânın teknik olarak yapamayacağı hiçbir şey yok. Üstelik biraz felsefi bir pencereden bakarsak; bizim kendi zekamız da bir miktar “yapay” değil mi?

İnsan zekâsı dediğimiz şey de aslında devasa bir “öğrenme modeli”. Doğduğumuz günden itibaren çevremizden veri topluyoruz. Geçmişimizden, başarılarımızdan, en çok da hatalarımızdan ve hislerimizden öğreniyoruz. Karşılaştığımız her kriz, beynimizin algoritmasına yeni bir satır kod olarak ekleniyor. Yapay zekâ ile aramızdaki şu anki en büyük fark, bizim bu öğrenme modeline “duyguları, sezgileri ve etik değerleri” dahil edebilmemiz. Şu an bu hisleri ve deneyimleri yapay zekâya tam anlamıyla aktaramıyoruz. Ancak bir gün, tüm deneyimlerimizi, bugüne kadarki bilgi birikimimizi ve sektörel kriz reflekslerimizi yapay zekâya eksiksiz aktarabilirsek, o da bizim adımıza çok daha hızlı ve doğru kararlar verebilir hale gelecek diye düşünüyorum.

B-59 ve Vasili Arkhipov…

Fakat o güne kadar, insana özgü o eşsiz “sezgiye” muhtacız. Bu noktada aklıma her zaman iletişim ve kriz yönetiminin doğasını çok iyi özetleyen, 1962 Küba Füze Krizi sırasındaki o meşhur Sovyet nükleer denizaltısı B-59 ve ikinci kaptan Vasili Arkhipov vakası geliyor.

Soğuk Savaş’ın en gergin günlerinde, okyanusun derinliklerindeki Sovyet denizaltısının tüm sensörleri, göstergeleri ve teknolojik erken uyarı sistemleri dışarıdan bir saldırı altında olduklarını, yani Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını işaret ediyordu. Makinelerin sunduğu veriye göre yapılması gereken tek ve mutlak şey, derhal nükleer başlıklı torpidoyu ateşleyerek karşı saldırıya geçmekti. Kaptan ateşleme emrini verdi. Ancak ateşleme için üç komutanın onayı gerekiyordu ve Vasili Arkhipov, makinelerin sunduğu bu kusursuz veriye rağmen “Hayır” dedi. Çünkü Arkhipov’un insani sezgisi, Amerikan gemilerinin onları yok etmek için değil, sadece yüzeye çıkmaya zorlamak için uyarı atışları yaptığını söylüyordu. Ortada bir veri vardı ama o veriyi okuyan insanın deneyimi ve hisleri, dünyayı bir nükleer felaketten kurtardı.

İşte kurumsal iletişimde ve kriz yönetiminde de durum tam olarak böyle. Algoritmalar ve dijital dinleme araçları ile yapay zekâ size “Büyük bir kriz var, acil açıklama yapın!” diyebilir. Ancak masada oturan tecrübeli bir iletişimcinin sezgisi, bunun sadece yankı odası illüzyonu olma ihtimalini de değerlendirip stratejiyi buna göre kurabilir. Bugün hepimiz kendi ilgi alanlarımızın dijital bir kuşatması altındayız. Biz iletişimciler, makinelerin sunduğu veriye sahip olduğumuz kadar, o komutanın hislerine, sağduyusuna ve bilgeliğine de sahip olmalıyız.

Nick Cave’in yapay zekânın müziği insanların elinden alıp alamayacağı sorulduğunda verdiği cevap iletişim ve halkla ilişkiler sektörüne de ışık tutuyor: “Yapay zekâ müzik yapmayı elimizden alamaz, çünkü müzik yapmanın zekâyla ilgisi yoktur. Şarkılar, insanın acılarından, kırılganlıklarından ve ruhundan doğar. Algoritmalar hiçbir şey hissetmez.”

Bizim işimiz de tıpkı müzik gibi, insan ruhuna, toplumsal psikolojiye ve duygusal bağlara dokunmak. Hedef kitlemiz algoritmalardan değil, etten ve kemikten insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla bir markanın hikayesini anlatırken, güven inşa ederken veya bir krizi yönetirken, ihtiyacımız olan şey sadece bilgiyi işleyen bir “zekâ” değil; o bilgiyi insanileştiren bir “ruh”.

Yapaylaşma korkusunu bir kenara bırakıp, yapay zekâyı en yetenekli asistanımız olarak yanımıza almalıyız. Geleceğin kazananları; yapay zekâyı reddedenler değil, onun ürettiği devasa iş gücünü, kendi insani sezgileriyle, deneyimleriyle ve sanatçı ruhuyla harmanlayıp yönetecek olan “yeni nesil” iletişimciler olacak.