‘Boş ver yazma, beyefendiyi kızdırma!’

Derya Sazak: Milliyet 'Basında Güven' logosunu kaldırmalı!

04.03.2014 - 09:59 | Alev Kaynak

Derya Sazak: Milliyet 'Basında Güven' logosunu kaldırmalı!

1,5 yıl önce MediaCat‘e verdiği söyleşide “genel yayın yönetmenlerinin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir” diyen Derya Sazak‘ı tarih ne yazık ki haklı çıkardı. Gazetecinin Milliyet’teki ikinci dönem yönetimini ve 2013 Türkiye’sinin siyasi iklimini kaleme aldığı ‘Batsın Böyle Gazetecilik’ kitabı, çöküşe sürüklenen bir mesleği ve ‘spagetti western’lere dönen bir ortamı anlatıyor.

Neden yazdınız bu kitabı? Bir çeşit yeter artık manifestosu mu? Günah çıkarma mı?

Derya Sazak: Milliyet 'Basında Güven' logosunu kaldırmalı!Bir kere 6 aydır yazamadığım için yazdım. Ben Milliyet‘te bu sene 30’uncu yılımı doldurdum. Muhabirlikten yayın yönetmenliğine kadar bütün pozisyonlarda çalıştım. Ama neredeyse 20 yıldır da günlük yazılar yazıyorum. Ve günlük yazmaya alışkın bir insan, hele habercilikten geliyor ve Türkiye gibi bir haber cennetinde yaşıyorsa yazmamak ağır geliyor. Yazmamak tabii ki benim tercihim değildi. Zaten ayrıldıktan sonra Milliyet’le ilgili yaşadığımız süreci tarihe bir not düşmek istiyordum. Kafamda bir kitap projesi vardı ama günlük çalışan gazeteciler için kitap apayrı bir disiplin. 28 Şubat sürecinde, 95-98 yılları arasında da ben Milliyet yönetimindeydim. 28 Şubat’ta yazamamıştım o dönemin anılarını. Şimdi fırsat buldum.

Başladığınızda 17 Aralık henüz olmamıştı değil mi?

Ben İmralı’dan Gezi‘ye diye düşünerek yola çıktım. Ama 17 Aralık tabii bambaşka sayfalar ekledi. Bir yandan da benim Kasım başında yazmaya başladığım kitap, kurguma uygun gelişti. Daha doğrusu bizim başımıza gelenler daha sonra ayyuka çıktı. İşte bu alo Fatih hatları, Habertürk’e yapılan baskılar veya atanan hükümet komiserleri, müteahhitleri medya sahibi yapma girişimleri…

Aslında bir de alo Demirören hattı vardı sanırım ortada? Kendisi de kitabınıza göre epey bir baskı altındaydı ve size de kesinlikle Gezi Parkı’na gitmemenizi salık vermişti? Keza, telefonda konuştuğunuz Muammer Güler de öyle?

Ben o sırada Rize’de sektör toplantılarındaydım. Ben hemen havaalanından indim, gazeteye geldim, foto muhabirlerimizi aldım. Dünyanın bütün kanalları, CNN International’ı, BBC‘si, Reuters‘ı, herkes orada. Bize diyorlar ki sizin orada ne işiniz var. Ben de diyorum ki eve gidip televizyon mu seyredecektim. Ben de mi penguen koymalıydım? Ben bunu yapamam. Ama bunun bedelini bize ödettiler. Amerika’da Vietnam karşıtı eylemler ve 68 yaşanırken ben ortaokuldaydım. Bunları yaşamamıştım. Kendi üniversite yıllarımsa çok acılı bir biçimde şiddet olaylarıyla geçti. Evet, boykotlar yapardık ama hepsi kanlı biterdi. Biz 78 kuşağıyız. Bıçaklamalar, silahla öldürmeler, 5000 kişinin ölümüne ben öğrenci ve gazeteci olarak tanık oldum. Ev baskınları, kahvehane ve miting taramaları, yoldan geçerken otobüsten indirilip insanların infaz edilmesi, 90’lı yıllarda faili meçhuller. Gezi’deyse müthiş bir hava vardı. İyi ki gördüm.

Peki, kitabı yazarken daha özgür hissettiniz mi?

Ben çalışırken de çok özgürdüm. Bu 9 ay içerisinde ne yaşadıysam veya gündem neyse Türkiye’ye onu sürdüm. Hiçbir şeyi karartmadım.

İmralı tutanaklarını yayınlayışınız üzerinden tam 1 sene geçti. Çözüm süreci de bir yandan devam ettiği için epey tepki almıştınız bu haberle. Gazetecilik açısından değerlendirdiğinizde yine aynı şeyi yapar mıydınız?

“Bu haberi verirsem ulusal çıkarlara aykırı mı düşerim diye bakmak zorunda değilim”

Gazeteler devlet aygıtının bir parçası değildir. Ben Ankara böyle düşünüyor, resmi görüş budur, bu haberi verirsem ulusal çıkarlara aykırı mı düşerim diye bakmak zorunda değilim. Biz gazeteciler tarihe not düşen, günlük malzemeler üreten insanlarız. O an ben şunu düşünürüm: Metin doğru mu, kaynak güvenilir mi? Bu metni okuyunca tereddütsüz bastım çünkü sürecin kesintiye uğrayabileceği kaygısını uyandıran hiçbir şey yok. Olsa da verebilirdim; vermeliydim. Çünkü bu Türkiye’nin 30 yılına, 50 bin insanına mal olmuş bir süreç. Eğer kan duracaksa ve bu metin bu kanın durması ve barışın sağlanması konusunda bize cesaret veriyorsa, bir yol haritası koyuyorsa ve bunu yapan da bu hareketi başlatan kişiyse ve görüşmenin muhatabı da bir parlamento heyetiyse haberin bütün koşulları oluşmuş durumda. Bu hiç birimizin bilmediği Oslo görüşmelerinin gizli kayıtlarının internete düşmesi değil. Tamamen gazetecilik dürtüsüyle yapılmış ve sonuçları itibarıyla da sürecin normalleşmesine katkı sağlamış bir şey. Fakat siyaseten üretilen malzemelerde hükümet geçmişte bu kadar hassas değildi. Siyasi konularda ya da askeri operasyonlarda haklı görülen bazı şeyler niye akçalı konularda kapatılmak isteniyor? Soruları çoğaltmak lazım. Koskoca Hasan Cemal işinden oldu ama Namık Durukan’ı koruduk.

Aranız nasıl şu an Hasan Bey’le?

Görüşmüyoruz, kırıldı bana. Kırgınız birbirimize.

Nagehan Alçı’nın ‘aile Bilal Erdoğan’ı siyasete hazırlıyor’ haberini yayınlamamayı tercih ettiniz ama?

Bilal Erdoğan‘ın etrafındaki bu vakıf olayı benim kitabımda yer verdiğim ama gazetede kullanmadığım bir kulis notu. Nagehan Alçı bana mesaj yollayıp “Bilal Erdoğan’ı aile siyasete hazırlıyor. Ben de başbakana yakın bir gazeteciyim. Ve bunu gazeteye koyarsan iyi olur” demişti. Ben o zaman bunu koymadım kendi editoryal sorumluluğum çerçevesinde. Zaten üzerimizde Gezi yüzünden büyük bir baskı vardı. Ailesi ve çocuklarıyla ilgili haberlere hayli tepki gösteriyordu ama asıl olay Türkiye Gezi’yi konuşurken bile bugünkü olaylara varan darbenin hayaletini arıyordu Gezi’de. O sıralarda Bilal Erdoğan’ın adını vermek belki bizi de komplocular safına katacaktı. Ben doğrusu orada tereddüde düştüm. Bilal Erdoğan beni arasın dedim. Çünkü eğer gerçekten siyasete girecekse, bu haberin layığı kuliste edinilmiş bilginin aktarıldığı tek sütunluk bir yazı değildir. Dokuz sütunluk manşet yapardık; Türkiye de bunu konuşurdu. Ama ortaya çıktı ki Bilal Erdoğan’ın vakfı üzerinden, o vakfa akıtılan paralar gösteriyor ki demek ki Bilal Erdoğan’ın üzerinde bir güç yığılması ve bir strateji varmış. O zamanki istihbarat demek ki doğruymuş ama süreç benim o sıralarda temkinli davranmamı gerektiriyordu. Gazeteyi korumam gerekiyordu. Bu olaydan 3 ay önce Hasan Cemal’i işten çıkarmak zorunda kalmıştık. Can Dündar’ı çıkarmak istiyorlardı. Çok sıcak bir dönemdi.

Kitabınızın çıktığı gün Nagehan Alçı, Hasan Cemal ve Can Dündar hakkında tweet’ler attı. Kitabın alımlanışı konusunda nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Fena değil. Kitap da ben de yargılanmaya açığız. Ben kendimi ortaya koyuyorum. 9 ayın hikâyesi ve gerçekleri bu. Milliyet içinde yaşadıklarımız var, gazetenin sahibi cephesi var, editoryal cephe olarak bizim yaşadıklarımız var, bir de siyasi iktidarın baskısı var. Bunu İmralı’dan Gezi’ye getirdim. 17 Aralık bizi doğrulayan bir gelişme olduğu için kitabın içine koydum. Benimle birlikte çalışan, özgürlükçü, demokrat aydınlardan makaleler istedim. Dolayısıyla gelecek için akademik çevrelere, iletişim fakültelerine, kendi meslektaşlarıma değerlendirmeye açık bir kitap sundum. Bundan sonra da hemen 28 Şubat’ı yazmaya başlıyorum.

Derya Sazak: Milliyet 'Basında Güven' logosunu kaldırmalı!

17 Aralık’la beraber medyada bir cesaretlenme oldu mu dersiniz?

Tam değil bence. Merkez medya hala çok tereddütlü ve temkinli. 17 Aralık öncesi ve sonrası bir cemaat iktidar kavgasına dönüştü. Dolayısıyla yandaş medya bölündü ve ikiye ayrıldı. Medyayı siyasi iktidar yeniden yapılandırıyor. Bugün bağımsız ana akım medyada Hürriyet kendini biraz korumaya çalışıyor.

Aydın Doğan’a gelen rekor mali ceza galiba medya için sonun başlangıcı oldu.

Evet, ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir bu.

Siz Fatih Altaylı’ya da destek vermeyi tercih ettiniz.

Böyle zamanlarda hırpalananlar hep gazeteciler oluyor. Ne kadar bunaldığını ve baskı altında olduğunu açıkladı. Ben Umur Talu’nun yazısını bastığı ve başına gelenleri yüreklilikle anlattığı için, tutumunu destekledim.

Gizli kayıtların ve tapelerin yayınlanması konusundaki tutumunuz nedir? Gazetecilik artık illegal deliller üzerinden mi ilerliyor?

Kaotik bir ortamdan geçiyoruz. Bunlar başlı başına etik sorumluluklar. Burada çok zorlandığımız konu şu: Balbay’ın tutuklandığı dönemden beri ciddi bir sorunsal var. Burada gerçekten etik bir birliktelik sağlanabilir mi? Dosya üzerine gizlilik koyan savcı daha sonra bunu kendine yakın gazetecilere ya da medya gruplarına servis ediyor. Aslında o servis de aynı kaynaktan ilerliyor. Bunu verseniz bir türlü; vermeseniz haber atlamış gibi oluyorsunuz. Gazetecilik bu anlamda çok zor. Bazı olayları haberin gelişimi doğruluyor. İlk elinize gelen kaba bilgileri bir şekilde değerlendirmeniz gerekir ama kişi hakları, masumiyet karinesi, bunları da gözetmelisiniz. Yani zor konular.

Kitabınızdan çıkarsadıklarımdan biri Demirören’lerin ilk günlerde editoryal bağımsızlığınıza müdahale etmemiş olmamaları…

Demirören beni birçok açıdan şaşırtmıştı. Bir kere beni seçmesine şaşırmıştım. Medyadaki sermaye yapılanmasında daima bir sorun olagelmiştir. Eskiden gazeteler daha saf, yalnızca gazeteyle sınırlı bir sermaye yapısına sahiptiler. Ama 80’lerden sonraki hızlı değişim, Özal dönemi ve dışardan gelen sermaye derken medya sermayesi çeşitlenmeye başladı. Bu ilk önce anlaşılır bir gelişmeydi. Bozulma nerede başladı? Bir gazetem, bir televizyonum, bir de bankam olsun. Bir de başka işlerim olsun. Bu rekabet gazeteciliği bozdu. 90’lı yılların zayıf koalisyonları medyayı olduğundan daha güçlü hale getirdi. Diğer işlerde avantaj sağlamaya başladı. Bu bir mesleği çürütmek işte. Buna hakları yok. O zaman gazeteleri iktidarın sözcüsü haline getiriyorlar. Ama bundan zarar edeceklerini de biliyorlar. Çünkü Türkiye’de iklim değişir, bu çarpık ilişkilere girenler bir anda kendilerine yargı önünde bulurlar. Bunun onlarca örneği var. Ama medyayı başka şeylerin aracı kılma dönemi bitti.

Bunu iyimser bir yargı olarak kabul ediyorum. Kitapta şöyle bir cümle var: “Eski Tayyip olsa Gezi Parkı’na gidip gençlerle çay içer, onları anlamaya çalışırdı.” Hangi Tayyip’den bahsediyorsunuz?

“Tayyip Erdoğan kendi yarattığı düşmanlıklardan güç bulan bir lider. Strateji halini aldı onlar açısından”

Bir zamanlar öyle bir Tayyip Erdoğan vardı diye düşünüyorum, Ahmet Kaya’yı yolcu eden, Kasımpaşalı, biraz daha halka yakın havası… Başlangıçta o balkon görüşmeleri, daha liberal, kimsenin hayat çizgisine karışmayız diyen bir Tayyip vardı. Tabii başörtüsü konusunda ötekileştirildikleri ve içleri yanık olduğu için; o meseleler aşıldıktan sonra, Gezi’deki gençlere daha sıcak davranmasını beklerdim. Yapamadılar. Çünkü etrafında da ona o paranoyayı sürekli aşılayan danışmanları var. Tayyip Erdoğan kendi yarattığı düşmanlıklardan güç bulan bir lider. Strateji halini aldı onlar açısından. İnançlı insanlar nasıl bu kadar dünyevi olabilir anlayamıyorum. Niye bu kadar güç, maddiyat? Basitleşin. Eski Tayyip’den beklentim bu olurdu.

Dokuz ayın özeleştirisini nasıl yapıyorsunuz?

Okurların, aydınların ve medyanın değerlendirmesine bağlı; kendimle ilgili bir şey söyleyemem. Ben doğruları yaptığıma inanıyorum. İyi bir gazete çıkardığıma, yönettiğime inanıyorum. Yanlışlarım da oldu. Metin Münir’i işten çıkarmam beni hayli yıprattı. Hasan Cemal olayı benim için ağır bir kayıp. Hasan Abi’nin benim üzerinde çok etkisi vardır. ‘Bu ikinci tur’ dediği döneme birlikte başladık. Ama bütününe baktığım zaman keyifle çalıştım ve iyi bir gazete bıraktım diye düşünüyorum. Yeniden yapılandırıyorduk gazeteyi, benden istenen buydu ama patron arkamda durmadı, zayıf çıktı.

Ama birçok gelişme de oldu Milliyet içinde…

Ben Milliyet’te çeşitliliği sağladım. Muhafazakâr ve liberallere de açık durdum. Yine bir Milliyet klasiği olan Düşünenlerin Düşüncesi köşesini açtım. Gazeteyi klasik köşe yazarlarının dışına bütün sivil topluma, akademiye ve fikir insanlarına açtım. Dolayısıyla ben dengeli bir gazete yapmaya çalıştım. Bence gazete haber demek; yazarlık daima haberi destekleyen bir unsur. Haberin üzerine üzerine gidiyorum. Zaten çok güçlü bir Ankara bürom var. Sonra röportajlara dönüş başladı, diziler başladı, habercilik başladı.

Gençleşme başladı…

Gençleşme başladı. O zaten benim takıntımdır. Mirgün Cabas‘ı başlatıyordum, Mirgün dedi ki “ya bu adamın aklına ne zaman gençleştirme gelse, aklına bir de ben gelirim ama ben artık 45 yaşına geldim”. Bu arada işte Can Dündar, Hasan Cemal, herkes bir yerlere koşuyor falan, müthiş bir heyecan vardı gazetede. Ben bu kitapta krizler ve sorunlar üzerinden gittim. Aslında yaptıklarımız açısından gidebilseydim çok daha pozitif şeyler var. Mesela ekoloji, iklim değişikliği gibi konularda gazeteye çok şey kattım. HES’lerle, organik tarımla ve GDO karşıtlığıyla ilgili röportajlar, kadın ve kadına uygulanan şiddet, çocuk gelinler, bölgesel haberler… Bunlar benim sevdiğim alanlar. Genç bir grup oluşturdum çeşitli üniversitelerden, benim kendi öğrencilerim de vardı. Onlarla okur yaşını ve ilgili alanlarını gençleştirdim çünkü Milliyet ağır ve yaşlanan bir gazeteydi.

Evet, emekli gazetesi derlerdi. Peki, tüm bunlardan sonra, bitti mi sizin için gazetecilik?

Tabii ki. Ben zaten Milliyet’te başarılı olmam halinde de kendime bir süre koymuştum. Bir 3 yıllık sözleşme yapmıştım. Öncelikli amaç gazeteyi canlandırmaktı. Siyaseten ise 3 seçimin yaşanacağı bir döneme geçiyorduk ve bu bizim için çok büyük bir avantajdı. Fikri bir gazete olarak, gazeteyi herkese açık hale getirerek seçim dönemini çok iyi kullanacaktık. 30 Mart’ta seçimler var, anketler havada uçuşuyor ama hiçbirinin inandırıcılığı yok. Eskiden seçimlerden önce Anadolu’ya, büyük şehirlere giderek nabız tutardık. Şu anda bütün gazeteci ve yazarların sokakta olması lazım. Ya da iktidar cemaat çatışması, Anadolu’da topluma ne şekilde yansıyor? Masa başından kalkıp bunları yazıp çizen birilerini görüyor musunuz? Haberden kaçmak üzerine kurulu bir gazetecilik var. Benim medyada konformizm dediğim bu: Bir şey yapma. Olay mı var? Boş ver, yazma. Beyefendiyi kızdırma. Alan kalmadı; her şey birine dokunuyor.

Peki, 30 seneden sonra nasıl hissediyorsunuz?

“‘Basında Güven’ logusunu artık çıkarsınlar bence”

Milliyet’ten ayrılmak çok ağırıma gitti. Ben gazete üzerine yıkılmasın ve daha kötü şeyler olmasın diye bu kadar çok şey yaptıktan sonra dedim ki “bir hükümet komiseri mi getireceksiniz; Fikret Bila’yı getirerek Milliyet’in kurumsal sürekliliğini sağlayın. Kimseye dokunmayın, Can Dündar’ı falan atmaya çalışmayın.” Ben de gazetenin yazarı olarak devam edecektim; bu onların Milliyet okurlarına bir taahhüdü idi. Ben bundan gocunmam ama kimseye dokunmayın. Ben bunu dememişim gibi, Erdoğan Demirören bana haber göndermiş. Tazminatını alsın, gazeteye gelmesin demiş. ‘Basında Güven’ logusunu artık çıkarsınlar bence.