Astrofizikçi Brian Cox, astronot Sian “Leo” Proctor, ve Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi Direktörü Aarti Holla-Maini ile Cannes’da uzayı ve onun verdiği hayranlık duygusu etrafındaki yaratıcılığı konuştuk.
ALEV KAYNAK-KAYHAN DURAL
Uzay astronotların ve milyarderlerin hikâyesi değil. Yaratıcılıktan iletişime, tarımdan iklim krizine, ekonomiden sürdürülebilirliğe kadar hayatın her alanını dönüştüren yeni bir ekosistem. Cannes Lions’da buluştuğumuz astrofizikçi Brian Cox, astronot Sian “Leo” Proctor, ve Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi Direktörü Aarti Holla-Maini, uzayın neden artık yalnızca keşifle değil; yaratıcılık, iş dünyası ve insanlığın geleceğiyle ilgili olduğunu anlatıyor.
Alev Kaynak: Sizi Cannes Lions’a gelip uzay konusunu yaratıcı endüstrilere anlatmaya iten neydi? Neden özellikle bu kitleyle bir araya gelmek istediniz?
Sian ‘Leo’ Proctor: Buraya katılmayı istememin nedeni, kariyerim boyunca jeobilimci olarak insanlara gezegenimizin nasıl çalıştığını ve bunun neden önemli olduğunu anlatmış olmam. Aynı zamanda sürdürülebilir şehirler ve sürdürülebilir bir dünya üzerine dersler verdim. Birleşmiş Milletler’in önemini ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı uzun yıllardır anlatıyorum.
Burada bulunma amacım yalnızca sahip olduğum bilgiyi paylaşmak değil. Uzaya gitmiş biri olarak yaşadığım deneyimi aktarmak istedim. Çünkü artık herkesin uzayın kendi markası açısından, kendi yaşamı açısından, küresel ekonomi açısından ve aslında insanlığın geleceği açısından oynadığı rol üzerine düşünmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanların bu sürecin dışında kalma lüksü yok. Tam tersine hem bir fırsata hem de bir sorumluluğa sahibiz. Dünyamız açısından fark yaratabileceğimiz çok önemli bir dönemden geçiyoruz.
Kayhan Dural: Siz hem bir astronotsunuz hem de yaratıcı bir kişisiniz. Sizce bir sanatçı, mühendislerin ve bilim insanlarının ötesinde uzay çalışmalarına nasıl bir katkı sağlayabilir?
SLP: Bence sanatçıların uzay keşiflerine getirdiği en önemli katkı, yeni bir bakış açısı kazandırmaları. Buna en iyi örneklerden biri, benim uzaydayken yaşadığım bir deneyim. Pek çok astronot uzaydan Dünya’nın nasıl parladığından, gezegenimizin ne kadar ışıldadığından söz eder. Bense bunu “Earth light” (Dünya Işığı) olarak adlandıran ilk astronot oldum.
Sanatsal bir bakış açısına sahip olmamın ve aynı zamanda jeobilim geçmişimin sayesinde bunun aslında gezegenimiz için henüz tanımlanmamış fiziksel bir olgu olduğunu fark ettim. O anda yalnızca güzel bir görüntü görmüyordum; gerçekten fiziksel bir fenomeni tanımlıyordum. Bence asıl heyecan verici olan, bu Dünya Işığı fikrini yeniden Dünya’ya taşıyabilme fırsatımız. Çünkü yaşam ile gezegenimiz arasında simbiyotik bir ilişki var. Gezegenimiz Güneş ışığını dönüştürerek kendi ışığını, yani Dünya Işığı’nı üretiyor. Tam da bu süreç, yaşamın gelişmesine, çeşitlenmesine ve sonunda bizim bugün burada var olmamıza imkân tanıdı.
Sanırım bu bağlantıyı kurabilmemin nedeni aynı zamanda bir sanatçı olmam. Bir başka ilginç ayrıntı da şu: Benim çağrı adım Leo. Astronotlar, savaş uçağı eğitimini tamamladıktan sonra ekip arkadaşlarından bir çağrı adı alırlar. Bu, Top Gun ve Maverick filmlerinde gördüğünüz sisteme benzer. Ekip arkadaşlarım bana Leo adını verdiler çünkü beni modern zamanların bir Rönesans insanı, yani sanatla bilimi bir araya getiren çağdaş bir Leonardo da Vinci olarak görüyorlardı. Bunun güzel bir tesadüfü de var. Dünya Işığı’nın varlığını ilk kez teorik olarak ortaya atan kişi de Leonardo da Vinci’ydi. O buna Earthshine (Dünya Parıltısı) adını vermişti.
Da Vinci, hilal şeklindeki Ay’a baktığında Ay’ın karanlık yüzünü de görebildiğini fark etmişti. Bunun tek açıklamasının Dünya’dan yansıyan ışık olabileceğini düşündü. Yani Dünya’dan gelen ışık, Ay’ın karanlık yüzünü aydınlatıyordu. Bence bu hikâye, sanat ile bilimin nasıl aynı noktada buluşabildiğinin çok güzel bir örneği. Artık sanatın içinde bilimi, bilimin içinde de sanatı görmeye başlamamız gerekiyor.
AK: Kariyeriniz boyunca kara delikler, Büyük Patlama ve parçacık fiziği gibi son derece karmaşık konuları insanların ilişki kurabilecekleri, samimi hikâyelere dönüştürdünüz. Sizce reklamcılık ya da yaratıcı endüstriler, bilimin hikâye anlatıcılığından hangi tekniği mutlaka çalmalı?
Brian Cox: Benim için uzayla ilgili en ilginç şey şu: Aslında bugün konuştuğumuz konular, bir kara deliği ilginç ve anlaşılır hâle getirmeye çalışmaktan daha basit. Kara delikler zaten başlı başına ilgi çekici. Ama aynı zamanda son derece karmaşıklar. Parçacık fiziğinden, Higgs bozonundan, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan söz ediyoruz. Bunlar temel bilim araştırmaları; yani bilgi edinmenin kendisi üzerine kurulu, oldukça soyut konular. Oysa uzay ve uzay ekonomisi artık bambaşka bir noktada. Bugün herkesin hayatına dokunuyor ve gelecekte çok daha derin bir şekilde dokunacak. Artık uzay, hepimizin günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası. Bu açıdan bakıldığında anlatması daha kolay bir hikâye gibi görünüyor. Ama asıl zorluk tam da burada başlıyor. Çünkü konu o kadar büyük ve o kadar önemli ki insanlar çoğu zaman bunun büyüklüğünü kavrayamıyor.
İnsanlara sık sık şunu söylüyorum: Eğer yarın sabah uzay tabanlı altyapıyı kaybetseydik, hayatınız kökten değişirdi. Burada yalnızca arabanızın navigasyon sisteminin çalışmamasından söz etmiyoruz. Gıda üretiminden tarıma, çevrenin izlenmesinden sayısız temel hizmete kadar her şey değişirdi. Çoğu insan bunu duyduğunda gülümsüyor. Çünkü fikir o kadar büyük ki zihinde işlemek kolay değil. Dolayısıyla benim için asıl hikâye anlatıcılığı meselesi, insanlara bu olağanüstü derecede önemli gerçeğin gerçekten neden önemli olduğunu hissettirebilmek.
AK: Dediğiniz gibi, uzay artık günlük hayatımızın bir parçası. Ticari bir alan hâline geldi; uydular, bağlantı teknolojileri ve sayısız hizmetle yaşamımıza entegre oldu. Sizce bütün bunlar, insanlığın gökyüzüne ilk baktığında hissettiği o şaşkın, meraklı hayranlık duygusunu kaybetmesine neden oluyor mu?
BC: Bu gerçekten çok güzel bir soru. Benim kuşağım için uzayın çok romantik bir anlamı vardı. Apollo görevlerinin gölgesinde büyüdük. Star Trek, Star Wars ve benzeri hikâyelerle yetiştik. Uzay bizim için “son sınır”dı. Keşfetmenin romantizmini temsil ediyordu.
Dolayısıyla o hayranlık duygusunu kaybetmek istemeyiz. Sian da bunu çok güzel ifade etti. Uzaydan Dünya’ya bakmanın insanda yarattığı hayret ve hayranlık hâlâ aynı güçte. Ama bugün aynı zamanda çok farklı konulardan da söz ediyoruz. Altyapıdan, ekonomik büyümeden, ekonomik büyümenin herkes için erişilebilir olmasından söz ediyoruz. Yani burada artık son derece ciddi meselelerden bahsediyoruz. Dolayısıyla önümüzde gerçek bir denge kurma meselesi var. Bir yandan keşfetmenin büyüsünü korumamız gerekiyor. Çünkü insanlığı her zaman ileriye taşıyan şey keşfetme arzusu oldu.
Ben elbette Güneş Sistemi’nin dışına daha fazla bilimsel görev gönderilmesini, daha fazla keşif yapılmasını konuşmayı çok isterim. Fakat bugün konuştuğumuz konu bu değil. Bugün konuştuğumuz şey, küresel ekonominin giderek daha önemli hâle gelen bu bölümünün istikrarlı, sürdürülebilir ve işler kalmasını nasıl sağlayacağımız.
Ama haklısınız; ben de o duyguyu kaybetmek istemem. Hatta bununla ilgili unutamadığım bir anım var. Bir gün Ay’da yürüyen astronot Charles Duke’a “Uzay senin için ne ifade ediyor?” diye sormuştum. Cevabı hiç aklımdan çıkmadı. Sadece şunu söyledi: “Her şeyden önce, bütün mesele o hayranlık duygusu.”
KD: Dünyanın dört bir yanında uzay üzerine konuşmalar yapıyorsunuz. İnsanların uzay konusunda en sık yanlış anladığı şey sizce nedir?
BC: En büyük yanlış anlama, uzayın bir lüks olduğu düşüncesi. Bunu sürekli duyuyorum. İnsanlar bana, “Önce Dünya’daki sorunları çözelim, sonra uzaya gideriz,” diyor. Oysa bugün Dünya’daki sorunların çözümü büyük ölçüde uzay altyapısı sayesinde mümkün oluyor. Bu yüzden yapılması gereken ilk şey, uzayın bir lüks olarak görülmesine son vermek.
KD: Milyarderlerin bu oyuna girmesinden ötürü bu şekilde düşünüyor olabiliriz. Peki sizce uzayı herkesin parçası olabileceği bir maceraya nasıl dönüştürebiliriz?
Aarti Holla-Maini: Aslında uzay, insanlar bunun farkında olsun ya da olmasın, bugün zaten dünyadaki her ülkeye hizmet ediyor. Yapmamız gereken şey, bu katkıyı daha görünür ve daha erişilebilir hâle getirmek. Birleşmiş Milletler bünyesinde küçük bir ofis olmamıza rağmen bugüne kadar beş ülkenin tarihindeki ilk uydusunu uzaya göndermesine destek olduk. Bunu yaparak yalnızca bir uydu fırlatmış olmadık; aynı zamanda o ülkelerde STEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) eğitimini destekledik ve her biri için yeni bir uzay ekonomisinin temellerini attık.
Aslında sorunuzun özü uzayı nasıl demokratikleştireceğimiz ve herkes için erişilebilir kılacağımız. Birleşmiş Milletler olarak üstlendiğimiz en önemli görevlerden biri, ülkelerin uydu verilerine uygun maliyetlerle erişebilmesini sağlamak ve kamu kurumlarını bu verileri etkin biçimde kullanmaları için eğitmek. Bugün elimizde çok büyük miktarda uydu görüntüsü var. Ancak asıl önemli olan, bu görüntüleri yalnızca veri olarak bırakmamak; onları içgörüye dönüştürmek, bu içgörüleri somut etkiye çevirmek ve sonunda ülkeleri güçlendirecek kararların bir parçası hâline getirmek.
AK: Birleşmiş Milletler’in vizyonunda uzay ne ifade ediyor?
AHM: Birleşmiş Milletler açısından bakıldığında uzay, yalnızca gezegenimizin ötesinde yeni yaşam alanları keşfetmek ya da Dünya dışında yaşam olup olmadığını araştırmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, uzay öncelikle Dünya’daki yaşamı ve gezegenimizin kendisini korumak, geliştirmek ve daha sürdürülebilir hâle getirmekle ilgili. Son 60 yıldır uzaydan Dünya’nın görüntülerini alıyoruz ve bu veriler, iklim değişikliğinin etkilerini anlamak, izlemek ve bu etkilere karşı mücadele etmek açısından büyük önem taşıyor. Aynı şekilde seller, deniz seviyesindeki yükselmeler, depremler ya da orman yangınları gibi afetlerde erken uyarı sistemlerinin çalışabilmesi için de uzay teknolojileri kritik bir rol oynuyor. Tarım alanında da büyük katkılar sağlıyor; sürdürülebilir tarımı destekliyor, hassas tarım uygulamalarını mümkün kılıyor. Bunun yanı sıra eğitim hizmetlerinin ve sağlık hizmetlerinin daha fazla insana ulaştırılmasına da katkı sunuyor. Kısacası uzay, Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma ilkelerine katkı sağlayabilecek temel araçlardan biri.