Bağış Erten: Dünya Kupası futbolun anti-aging kampıdır

A Milli Futbol Takımı 24 yıl aradan sonra ilk kez FIFA Dünya Kupası’nda boy gösterecek. Dünya Kupası’nın geleneğini, ruhunu ve güncel durumunu, turnuvanın gurmelerinden gazeteci Bağış Erten ile konuştuk.

2002’den bu yana Türkiye’nin Dünya Kupası hasreti sürerken, futbolun etrafındaki dünya baştan aşağı değişti: Sosyal medya hayatın merkezine yerleşti, izleme alışkanlıkları dönüştü, futbol ise hâlâ aynı büyüsünü korumaya çalışıyor.

Gazeteci Bağış Erten ile yaptığımız bu söyleşide; Dünya Kupası’nın neden futboldan da büyük bir kültürel olay olduğunu, sosyal medyanın genç oyuncular üzerindeki baskısını, FIFA’nın politik ve ekonomik dönüşümünü, taraftarlığın değişen doğasını ve Türkiye’nin 2026 Dünya Kupası’ndaki olası hikâyesini konuştuk.

Türkiye’nin Dünya Kupası’na son katıldığı yıl olan 2002’den beri dünya çok değişti: İnternet hayatımızın merkezine oturdu, izleme alışkanlıklarımız dönüştü. Ama futbol ve onun kuralları çok değişmedi. FIFA 2026 Dünya Kupası, 90 dakikalık maçlar izlediğimiz son Dünya Kupası olabilir mi?

Aslında futbol bu tip “saldırılara” çok maruz kaldı. Besim Tibuk’un “Kaleleri büyütelim, daha fazla gol olsun, ofsaytı kaldıralım” gibi fikirleri de vardı. Oyunun daha izlenir bir formata dönüşebileceğini iddia edenler oluyor her daim. Ama oyunun kendisi hâlâ öyle büyük bir büyü sunuyor ki, kimsenin bu riski alabileceğini düşünmüyorum. Oyun her zaman 90 dakika oynanacak.

Ve daha da önemlisi bahis denen çok büyük bir gerçek var. Bahis oyunun şekillendirilmesinde kuvvetli bir şey ve uzun sürmemesinin onların işine yarayacağını zannetmiyorum. Bence hem muhafazakarların hem bahisçilerin istemediği bir şeyin olması çok zor olur. Ama artık her şeyi daha kısa, öz söylemeye çalışan bir dünya var, o bütün bu Dünya Kupası’nın algılanma, üzerine konuşma biçimini değiştirecektir. Fakat Dünya Kupası futbolun gidişatına dair ne kadar problem varsa, onları çözmek için gelir. Futbolla haşır neşir olanların bir dinlenme, anti-aging kampıdır. Gündelik futbol rutininin bize dayattığı gerginlik, rekabet, sinir harbi; bütün bunların hepsinin ötesinde bir anda “Aslında bu oyun böyledir”i size hatırlatır.

Eskiden futbolcular, sadece yakın çevrelerinin, televizyonlar ve gazetelerdeki spor yorumcularının kendileri hakkında ne düşündüklerini öğrenebiliyordu. Ama şimdi sosyal medyada birçok kötü yorumla karşılaşabiliyor. Oyuncular çok genç, hepsi sosyal medyadalar. Türkiye’deki futbol kültürü, bu jenerasyonu bu turnuvada kaybetmemize neden olabilir mi?

Ben Türkiye’deki toksik futbol ortamı değil, toksik X ortamı diye daraltmak istiyorum bunu. Hakikaten X’te dönen bir muhabbetin birine yaradığını artık düşünmüyorum. Bana sorarsanız X kapatılsın, samimiyetle söylüyorum. Başka bir sürü sosyal medyamız var, yeniden kuralım. Çok teşekkür borçluyuz, dünyadaki pek çok gelişmeyi, ülkemizdeki pek çok gelişmeyi, dayanışmayı örgütleyen yerlerden biriydi ama dönemini kapattığını düşünüyorum. Ve dediklerinize tamamen katılıyorum, bu genç çocuklar bundan çok ağır etkilenebilirler ve bu etki onları çok zorlayabilir. Ben Milli Takımın yöneticisi olsam X’i telefonlarından silerdim. Zaten kamp dönemlerinde pek çok şeyin sınırlanmasının temel nedeni bir odaklanma sağlaması. Dünyada odağı en çok bozan şey şu anda sosyal medya. Onlara, “Çalınan Dikkat” kitabını hediye eder ve zorla okuturdum, eski kafalı bir insan olarak.

Şu an Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 50’si, Türkiye’nin yer aldığı bir Dünya Kupası’nı izleyemedi. Bir Dünya Kupası gurmesi olarak, ilk kez Türkiye’nin de olduğu bir Dünya Kupası izleyecek kişilere nasıl bir tavsiye verirsiniz?

Bu bizim alışık olduğumuz bir şey değil. Benim jenerasyonum 2002’de 29-30 yaşındaydı. 29 yaşına kadar böyle bir şeyin olabileceğine dair bir fikrim yoktu. Herkese şunu tavsiye ederim ilk olarak: Dünya Kupası Türkiye’den büyüktür. Hatta futboldan da büyüktür. O yüzden önce Dünya Kupası’nı sevmek insanın işine yarar. Dünya Kupası’nda kendi ülkenin olması ise acayip bir duygu. Ve orada olmayla sıkı taraftarlığı karıştırmamak lazım. Sahnede olmanın tadına vardığınız sürece Dünya Kupası’nın da tadı çıkar.

Dünya Kupaları tarihinde hiçbir zaman şu yazmaz: Şu takım çok iyiydi ve yarı finale geldi. “Şu takım çok farklıydı”, “Şu takım çok özeldi” yazar. Hangi Dünya Kupası’nı söylerseniz söyleyin, ben size o yarı final takımlarının neyi yaptığını kaliteyle anlatırım, başarıyla anlatmam.

Bir adam çıktı Hristo Stoichkov, ‘94 Dünya Kupası’nı değiştirdi. Belçika, ‘86 Dünya Kupası’nda Maradona’nın karşısına çıktı, çünkü tarihin en iyi jenerasyonu, çok eğlenceli bir futbolla oraya geldi. Nereye giderseniz gidin hangi Dünya Kupası ile ilgili konuşursanız konuşun, önce bir renk vermek, farklı bir deneyim sunmak, kalite sunmak önemli. O yüzden Dünya, Afrika taraftarıdır. Herkes Afrikalıları tutar. Afrikalılar çeyrek finallerin ötesini bir türlü göremedi diye mutsuz olunur ama renk katarlar. Türkiye’yi ilk defa deneyimleyecek herkesin de soracağız tek şey var: Biz bu Dünya Kupası’na nasıl bir renk vereceğiz?

Bağış Erten

“Dünya Kupası futboldan da spordan da büyüktür” sözünü biraz açar mısınız?

Sonradan atasözü olursa “Hayır, benim sözüm” diye tekzip göndereceğim. Bence şöyle anlamak en güzeli oluyor: Futbolu hiç sevmeyen birine futbolu mu daha kolay sevdirirsiniz, Dünya Kupası’nı mı? Çünkü, Dünya Kupası -Tanıl Bora’nın deyimiyle- futbolun Ramazan’ıdır. Biz bir daha Curaçao’nun hayatımıza nerede girebileceğini düşünüyoruz ki? Yeni Zelanda… Şu anda hepimiz yapacakları bir haka dansını merak ediyoruz. Bu kültürel, sosyolojik, sportif olarak yarışamayacağınız bir şey. Türkiye’nin grubu: Paraguay. Yani Türkiye’de Paraguay’a giden kaç kişi desek beş kişi çıkabilir -abartıyorum yani- o kadar az. ABD ile oynamanın Türkiye’ye tarihsel, kültürel, politik etkilerini düşünün. Dünyanın dört bir yanıyla karşılaşıyorsunuz. Dünya Kupası’dır bunu size bu netlikte veren… Olimpiyat da bunu verir ama futbol her zaman daha popüler bir spordur.

O yüzden Dünya Kupası’nı en az sevene, en az ilgilenene nasıl geldiğine bakarak anlarsınız. O gün herkes diğer şeyleri bırakıp ona bakacak mı? Dünya Kupası finali günü dünyanın her yerinde sokaklar bomboş olur. Böyle bir günü hiçbir spor organizasyonu başaramaz.

2018’de Rusya’nın ev sahibi olduğu bir Dünya Kupası vardı. Sonra Ukrayna savaşından dolayı Rusya tüm dünya sporundan men edildi. Bu Dünya Kupası’nda ise ABD ev sahibi ülkelerden bir tanesi. Siyasetten, politikadan bağımsız bir Dünya Kupası mümkün mü?

Dünya Kupası tarihi boyunca siyasetten bağımsız bir şey olmadı. İlk dünya kupalarından bir tanesi Mussolini’nin Dünya Kupası’dır. Ondan sonra Videla diktatörlüğünün Arjantin’ini görürsünüz. Dünya Kupası politikanın içine doğmuş bir spordur ama hiçbir zaman bugünkü kadar yolsuzluk ve siyasi angajman, siyasi taraflılıkla suçlanacak kadar kötü bir duruma gelmedi. Şu anda FIFA denen yapı dünyanın en karanlık yapılarından biri olmaya doğru gidiyor. Üç tane çok temel problemi var: Bir tanesi siyasi baskı… Artık bunu baskı değil, siyasi manipülasyon aracı haline getirdi. Bir tanesi çok büyük bir yolsuzluk. Üçüncüsü de çok büyük bir parasallaşma kapısı. Dünya Kupası biletlerine bakın. Bu demin söylediğim şeyler hiç olmayacak biz televizyonda izlediğimiz Dünya Kupası’ndan bahsediyoruz. O yüzden “en büyük saldırı nedir” derseniz, başında tartıştığımız konular değil, en büyük saldırı bu.

Katılan ülke sayısı 48 takıma çıkarıldı, yeterince oyla yeniden seçilebilsinler diye. Bütün bu denklem futbolun ve Dünya Kupası’nın önündeki en büyük tehdit olarak duruyor. Ve her adımda bir siyasi rezalet bekliyorum. O yüzden de çok karamsarım, ilk defa bir Dünya Kupası beni futbolu sevmekten soğutacak mı diye korkuyorum.

Mesela Katar’da da bu korkuyu yaşadık ama Katar o kadar steril bir ortamda oldu ki, sadece futbola odaklandık, “taraftar falan dolduğu kadar artık” dedik geçtik. Zaten artık hiçbir zaman o tribünler 1970’lerin, 80’lerin, 90’ların tribünü olmayacak. Artık Dünya Kupası’na sadece en zengin elitler gidecek. O yüzden Dünya Kupası’ndan bir ambiyans beklemiyoruz zaten. Ama Dünya Kupası’nı bu kadar büyük bir siyasi cenderenin içine sokmak, Amerika’ya vermek… İsrail’in katılıp Rusya’nın katılamadığı bir Dünya Kupası… Sokakta jandarmalarının korkusu içinde göçmen muamelesi görecek taraftarların olabileceği bir Dünya Kupası dehşet verici gözüküyor. O yüzden Kanada’ya ve Meksika’ya odaklanmayı tavsiye ediyorum herkese.

Dünya Kupası özelinde Türkiye’deki taraftarlık kültürü diğer ülkelerden farklı mı?

Milli takım taraftarlığı mefhumu çok Avrupalı bir şey değil. Milli takıma özel bir taraftar kitlesi yaratabilme işini İngilizler başarıyor ve biraz da Türkiye başarıyor. Çünkü çok güçlü yerelliğin olduğu ülkelerden bahsediyoruz Avrupa deyince. Yani siz Fransa’da Bretonlara, Alsaslılara Fransız milli takımını canı gönülden tutturamıyorsunuz. İspanya’da Katalan ve Basklıya milli takımı gönülden destekletmek hepten zor. İtalya’da bile milli takımını tutmadıklarını söyleyenler var. Türkiye’nin de -maalesef bence- aşırı milliyetçi dozajdan dolayı bir milli taraftar algısı var.

O taraftar algılarının hiçbirini bu Dünya Kupası’nda göremeyeceğiz. Belki İngilizler yeterince zengin oldukları için olabilir. Tribünde sadece seyirci olacak ve tribünde sadece müşteri olacak. Bu Dünya Kupası’nın en büyük problemidir.

Unutamadığınız Dünya Kupası var mı?

7-13 yaş arasında futbolla en çok ilgilendiğiniz yaş hangisiyse, hangi Dünya Kupası o araya rast geliyorsa sizinki odur. Bunu test edin, kimsede şaşmaz. Futbolseverler ve futbol uzmanları tarafından en kötü ilan edilen Dünya Kupası, o yaş grubunda izleyenler için favoridir. Benimki ‘86 o yüzden.

‘86’dan kalan bir anı veya gol?

Maradona var.

Bu turnuvada kimi tutuyorsunuz? (Türkiye hariç)

Her zaman Arjantin’le büyüdüğüm için benim için Arjantin özeldir. ‘En iyi takımlar hangisi’ diye baktığımda bana en sevimli gelenlere bakarım, o yüzden İspanya da özeldir ama bunlar zaten dünyanın en iyi iki takımı olarak gözüküyor. Şu anda İspanya, Fransa ve Arjantin’in bu Dünya Kupası’nda öne çıkması, biraz da Portekiz’in öne çıkmasından dolayı, böyle bir favoriniz varsa bunlardan birini çekmekte fayda var. Benimki bu sefer galiba İspanya olacak. Çünkü çoluk çocuk, ‘dalmadıkları’ şey kalmıyor ve çok güzel geliyor bana. Bir de fanteziler yapmanız lazım. O fanteziler de nereden geldiğini ve ne oynadığını bilemediğiniz takımları tutmak. Onun için birinci turu izlemek her zaman işe yarar. Ben mesela Yeni Zelanda’nın bir maçını bile kaçırmayacağım, her Haka dansında rakiplerin neler yapacağını görmek için. Aslında kendime Avrupalı olmayan, “kimse onları bilmiyor ama bu takımda bir şey var” denilecek takımlar arıyorum. Galiba Uruguay biraz öyle. Hep de eskinin çok başarılı takımıdır, köklü de bir Dünya Kupası geleneği vardır, o tip takımlara biraz bakacağım. Mutlaka kendime bir Afrikalı seçeceğim. Bunlar bu işin çok zevkli yanı. Bir de hayata baktığım yerde beni temsil eden, temsil etmeye yakın bir şey söyleyebilecek takımlar arayacağım kendime. İran galiba onlardan biri.

Peki sürpriz yapmasını beklediğiniz takım, iyi veya kötü?

Bir Afrikalının yarı final oynaması çok zevkli bir şey olur. Bu hakikaten algı değiştirecek bir şey olur. Fas’ın başardıklarını bir de siyah Afrika’nın başarması… Yani Mağrib dedikleri yer değil de daha aşağı, kara Afrika. Onu yapabilecek takımlar Gana biraz, tabii ki Kamerun ama eski güçlerinde değiller. Afrikalıların o yüzden sürpriz yapmalarını isterim.

“Türkiye için çeyrek final çok büyük başarı”

Ne bekliyorsunuz Türkiye’den? Nereye kadar yükselebilir?

Çeyrek final çok büyük başarı, oturup kutlamamız gereken bir başarı. Gruptan çıkamama başarısızlık. İkisinin arası da kabul edilebilir yerler.

Unutamadığınız bir Dünya Kupası reklamı var mı?

Bunu şöyle güzel bir hikayeyle anlatayım. Jorge Valdano, Arjantin milli takımının 1986 yılındaki forveti… Maradona’dan sonra gelen yancılarından biri. Maradona o herkesi geçip golü attıktan sonra, ‘dünya tarihinin en güzel golü’ denen golü attıktan sonra Valdano gidip kaleden topu alıyor. O topu almasının bir anlamı yok, 2-0 önde takım. Geride olduğunuzda alırsınız. Diyor ki sonradan, “Ben o topu bilerek aldım. Nasıl ki arka panolardaki reklamlar artık o golün bir parçasıymış gibi tarih boyunca unutulmayacaklar, ben orada bir sanat eserinin parçası gibi davrandım ve gidip oradan topu aldım ki bir sanat eseri ne zaman anılsa ben de onun parçası olabileyim.” Şimdi bu bence müthiş bir anlatı. Devamında diyor ki; “Van Gogh’un odasındaki sandalye gibiyim orada onu yaparken.” Hakikaten, o muhteşem gol anında arkada ne geziyor, ne vardı; bunların hepsi çok etkiler. Şarkılar çok etkiler. Biz Tarkan’la sevdik Dünya Kupası’nı ve Dünya Kupası’nın başka bir şarkısı yoktur. Algımız buna odaklı. Bunlar çok güçlü etkiler. Yani Dünya Kupası’nda forma reklamı yok, o yüzden formalar o reklamlarla ikonlaşmıyorlar. Ama Dünya Kupası’nın etrafında o duyguyu yaratan çok şey var. Yani giyim firmaları, onların çok özel reklamlarını hala unutamıyoruz Dünya Kupası öncesinde çıkardıkları. Bir tanesini hatırlarsınız, AI yokken AI işi yapmışlardı ve iki tane mahallede çocuk istedikleri futbolcuları seçiyorlardı. O tam Dünya Kupası öncesiydi. Bu tip bence özellikle reklam dünyası için bulunmaz fırsat. Burada problem sıraya giren, kuyruğa takılanlardan değil; farklı bir şey gösterebilen, o anla o duyguyla bütünleşmeyi başarabilecek akıllı bir şey yapabilmek. Zamanın acımasızlığına yenilmeyen bir şeyler yapabilenler kazanacaklar. Pop-kültürde de kendine bir yer bulması lazım. Ve o pop-kültürde yer bulabilmesi için de popun ‘pop’ bölümüne değil kültür bölümüne biraz daha emek sarf etmeleri gerekiyor. Çünkü kültürel kodları olduğu için o çocuk hikayesi bizim için unutulmaz.