MediaCat

Aksi ispatlanana kadar her şey yapay zekâ

Emeğin değeri artık çok terlemek değil. Peki daha az emekle üretmenin mümkün olduğu bu yeni dünyada, insan emeğinin -özellikle beyaz yaka ve yaratıcı emeğin- yeni değeri nedir? Nasıl değer yaratacağız?

Bundan sadece bir yıl önce, yapay zekâ ile oluşturulmuş görseller gördüğümüzde hepimiz şaşkınlıkla inandık. İlk yapay zekâ çıktıları karşısında büyülenmiştik; deyim yerindeyse anneannelerimiz gibi gördüğümüze kanmıştık. Bugünse gördüğümüz hiçbir şeye inanmama, her şeyin yapay zekâ ile oluşturulduğuna dair bir şüphecilik taşıma noktasına geldik. Artık kusursuz bir metin, şahane bir illüstrasyon veya akılda kalıcı bir şarkı duyduğumuzda ilk tepkimiz takdir etmek değil, sorgulamak oluyor: Aman, bu yapay zekâ olmasın?

Yapay zekâ işleri neden değersizleş(tiril)iyor?

Durum öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye’de bağımsız müzik grupları aylardır şarkılarını yapay zekâ ile yapmadıklarını kanıtlamak için adeta çırpınıyorlar. Eskiden sanatçılar eserlerindeki kusurları gizler, sadece kusursuz son ürünü sergilerdi. Şimdiyse “Biz insanız” diyebilmek için stüdyodaki terli anlarını, yaptıkları hataları ve çektikleri zorlukları kanıt olarak sunmak zorundalar. Çünkü artık aksi ispatlanana kadar her eser yapay zekâya ait kabul ediliyor.

Bundan daha da enteresanı, üretilen ürüne olan bakışın çok kesinleşmesi. Kör test yöntemiyle yapılan araştırmalarda insanlar yapay zekâ ile yapılan işleri ayırt etmekte zorlanırken, işin yapay zekâ ürünü olduğu açıklandığında beğeni oranı ciddi şekilde düşüyor. İçinde insanın vizyonu, tercihleri ve niyetiyle başlayan işler bile “yapay zekâ ile yapılmış” diye küçümseniyor. Peki, neden böyle bir noktaya geldik? Neden yapay zekâ ile üretilen işlerin değeri insanların gözünde bu kadar hızlı düşüyor? Daktilo çıktığında kimse “Sen bunu daktiloyla yazdın” diye metni değersizleştirmedi. PowerPoint çıktığında fikirlerimiz küçümsenmedi. Ama bugün biri uzun zamandır hayalini kurduğu “Kitabı yazacağım” veya “Kendi şarkılarımı yapacağım” dediğinde, “Nasıl olsa yapay zekâyla yaparsın” yanıtını alıp o heves anında değersizleştiriliyor. Neden?

Çile, ter, gözyaşı yapay zekâda da var

Bunu anlamak için, yapay zekâya verdiğimiz tepkilerdeki bir çelişkiye yakından bakmamız gerekiyor: Vibe Coding paradoksu. Çünkü yapay zekâ alanında bu değersizleştirme refleksini yaşamadığımız, aksine ayakta alkışladığımız tek alan Vibe Coding. Bugün doğal dille konuşarak bir yazılım problemi çözen, kod yazan veya uygulama geliştiren birini yere göğe sığdıramıyoruz. Bunu devasa bir entelektüel zafer olarak görüyoruz. Ancak aynı teknolojiyle bir şarkı, bir metin, bir görsel yapıldığında veya bir makale yazıldığında burun kıvırıyoruz.

Bunun birkaç sebebi olduğunu düşünüyorum. Birincisi, kodlama işi zaten insan ve bilgisayar arasında geçen, herkesin hâkim olmadığı bilgisayar dillerinde yazılan bir işti. Hiçbir zaman sadece insanın kontrolünde olmadı; çalışması için hep bir makine ve bir yazılım gerekirdi. İkincisi de beklenti; yazılım işinden sadece çözüm bekliyoruz. Uygulamanın sadece çalışıp çalışmadığına bakıyoruz; kodun arkasındaki insanın ne kadar emek sarf ettiği hakkında bilgimiz yok ve bu bizim değer verdiğimiz bir konu da değil. Ancak sanattan, müzikten veya edebiyattan fayda değil; ruh ve çaba bekliyoruz. Bizler yüzyıllardır bir eserin değerini, o eseri yaratanın harcadığı zamanla, çektiği çileyle ve aştığı engellerle ölçmeye programlandık. Eserin arkasında stüdyolarda harcanan binlerce dolar, uykusuz geceler veya yıllar süren bir izolasyon yoksa; o eseri değersiz bulma eğilimindeyiz. Psikoloji literatüründeki “IKEA etkisi” tam da bunu açıklar; insanlar, inşasında bizzat çaba ve emek harcadıkları ürünlere orantısız derecede yüksek bir duygusal ve finansal değer biçerler. 2024 yılında yapılan araştırmalar, bu etkinin yapay zekâ ile üretimde de geçerli olduğunu kanıtlıyor. Kullanıcılar, pasif bir şekilde yapay zekânın ürettiği metni okumak yerine, prompt yazarak ve düzenleyerek aktif çaba harcadıklarında ortaya çıkan esere yüzde 63 daha fazla değer biçiyor. Eserin arkasında o ter, emek ve yönlendirme yoksa, onu değersiz buluyoruz.

İnsan emeğinin değeri nedir?

Burada ciddi bir paradigma kırılımı var. Çünkü “Bu halıyı dokuyan kişinin gözleri kör oldu” diye pazarlanan halıları üretmenin hem ticari maliyeti hem de süre maliyeti ciddi oranda düşüyor. Yani, eskiden çok değerli gördüğümüz, uğruna aylarımızı harcadığımız emeğin aslında büyük ölçüde azaldığını görüyoruz. Peki, daha az emekle üretmenin mümkün olduğu bu yeni dünyada, insan emeğinin- özellikle beyaz yaka ve yaratıcı emeğin- yeni değeri nedir? Nasıl değer yaratacağız? Emeğin değeri artık çok terlemek değil, şu üç yeni kavrama kayıyor:

Kürasyon: Sınırsız üretimin maliyetinin sıfır olduğu bir okyanusta mesele artık en iyi prompt’u yazmak değil, binlerce olasılık arasından kurumun, insanın veya vizyonun ruhuna en uygun olanı seçebilme becerisi. Yani zevk, yeni dönemin en önemli yetkinliği.

Bağlam: Makine kusursuz bir metin veya şarkı üretebilir ama o içeriğin neden var olduğunu ve zamanın ruhunu anlayamaz. O kusursuz çıktıyı; gerçek bir yaşanmışlığa, stratejiye veya insani bir ihtiyaca bağlamak insanın işidir.

Karar: Nerede durulacağını bilmek. Projeye yön veren, “Bu oldu” veya “Bu olmadı” diyebilen entelektüel yetkin Eseri yapay zekâ üretmiş olabilir ama o ilk niyet ve son karar olmasaydı, o eser hiç var olmayacaktı. Eskinin amansız terinin yerini, kürasyon, bağlam ve karar alıyor.

‘Ben makine değilim’

Fakat günün o büyük sorusu hâlâ masada duruyor. Eğer bir kitabın yazılması için dört yıl eve kapanan yazarın o çilekeş romantizmini ve prestijini kaybediyorsak, yeni dönemin “saygı duyulan” yaratıcı profili toplum gözünde nasıl bir kimlik olacak? Yeni dönemin büyük yaratıcıları kimler olacak? Günde binlerce prompt deneyerek makineden kendi vizyonunu kazıyıp çıkaran küratör, o eski sanatçının toplumsal prestijine ulaşabilecek mi? Belki de her şeyin kusursuz ve herkesin “yaratıcı” olabildiği bu yeni dünyada, bir eserin üzerine vurulan “Yüzde 100 organik – insan yapımıdır” damgası, elimizdeki en temel değer ölçütü olacak. ABD Yazarlar Birliği (Authors Guild), yapay zekâ destekli devasa kitap seli karşısında okuyucunun “insanla bağ kurma” arzusunu korumak için resmi ve tescilli “İnsan Tarafından Yazılmıştır” (Human Authored) sertifikasyon sistemini çoktan başlattı bile.

Yeni dönemde, defaatle herkesin söylediği gibi yaratıcılık yok olmayacak ancak eskiden fiziksel çile ve ter ile kazandığımız bu saygıyı, anın ruhunu yakalayan kürasyonla ve “Ben makine değilim” kanıtımızın gücüyle inşa edeceğiz gibi görünüyor.